Parantez İçi Bölüm 12

Parantez İçi Bölüm 12

Beyaz Zambaklar Ülkesinde / Grigory Petrov / Syf: 63

Bir devletin güçlü veya zayıf oluşu, bir ulusun ilerleyişi veya gerileyişi, yalnızca yöneticilerin ehliyet ve iktidarından veya onların yetersizliğinden ileri gelmez. Yöneticiler, ister iyi veya kötü, ister kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi toplumlarının birer aynasıdır. Onlar, ulusal ruhun birer kopya sıdır. Onlar, halkın içinden doğmuştur. Bir ulus nasılsa, yöneticileri de onun gibidir. İşte bundan dolayıdır ki, eskiden beri, “Her ulus layık olduğu yönetime ve yöneticilere sahip olur.” denilmiştir. 

(Bir milleti veya ülkeyi yöneten insanlar, meclis üyeleri gökten inmemişlerdir. Onlar aynı ülkede doğmuş ve aynı bilinç içerisinde yetişip o konuma gelmiştir. 

Eğer toplumda yolsuzluğun önüne geçilemiyorsa ve aşılanan bilinç kişisel çıkarsa, yerine gelen genç nesil kendisinden öncekinden farklı bir şey yapmayacaktır. Rüşvet yiyecek ve insan haklarını vatanı milleti yok sayacaktır. 

Bir zamanlar alt tabakada olan ve gücünün yetmeyen kişilerin haksızlıkları karşısında ezilen genç nesil, eğitilmediği için bir gün yöneten konumuna geldiklerinde haksızlığı yok etmek yerine güç yarışına girişecek ve yolsuzluğu devam ettirecektir. 

Bu yüzdendir ki her zaman söylüyorum, bir ulusun muasır medeniyetler seviyesine erişebilmesi için, adaleti koruması ve haksızlığı yok etmesi için en başta yapması gereken şey eğitim sistemini düzeltmek olmalı. 

Çünkü ülkemizde ve diğer yozlaşmış toplumlarda olduğu gibi gençlerimiz idealleri için değil yüksek maaşlar için programlanıyor. İstekleri faydalı hekim olmak değil, maaşı iyi olduğundan ve toplum tarafından yüksek statü olarak kabul edildiğinden ve hatta aileleri onlar istemese bile zorla tıp okuttuğundan doktor oluyorlar. Böyle doktor olan birey hastasını ne kadar umursar? Tek düşüncesi maaşı ve toplumda hava atması olur. 

İslam dininde Yunus suresi 100. ayette şöyle der: Allah’ın iradesiyle bilgilendirme gerçekleşmeden hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir. Allahın vahiyle, melekle, kitapla, peygamberle iradi bilgilendirmesine rağmen akıllarını kullanmayan, gelişmeyen, iman edip cehaletten kurtulmayan fertlerin ve toplumların boynuna Allah kirli, pis, cahil, kâfir ve ceza mahkûmu yaftası asar.

İnancımızda ve toplumumuzda cehalet ayıplanır ve cahillik hor görülür fakat bütün ülke çıkar uğruna suç işler, para karşılığında dostlarını satar, gençler zamanlarını boş işlerle oyun oynayarak, aik oyunları çevirerek geçirir, rüşvet yer, insan hakkını satar ve sesini çıkartanı işine gelmediği için susturur. 

Maalesef ülkemiz Atatürkün kurmaya çalıştığı bir ülke değil. Cehalet serbest kalmış bir canavar misali. Ve bunu düzeltmeye gücü yetenler toplumu kandırıyor, sırf cepleri dolsun diye. Tarih elbet gerçekleri yazacaktır ve her dönem olduğu gibi bu çıkarcıların devri de bitecektir. Önemli olan bunun için adım atmak. Bu kesinlikle kendi kendine olmayacak. 

Eğitim islam dininde de büyük önem taşıyor ve sağlam bir toplumun formülü sağlam bir aile yapısıdır. Güvendir, arkadaşlıktır ve dostluktur. Günümüz gençlerinin bırakın bunları yüz yıl önce yaşanan olaylardan, atalarından, edebiyatçılarından, düşünürlerinden, bilim insanlarından bile haberleri yok. Bildikleri tek şey fenomenlerin isimleri, onların ne yaptıkları ve kamera karşısında aptalca sergiledikleri rezillikleri. 

Bu yazım sana kutuplaştırıcı ve nefret söylemi yüklü cümleler gibi gelebilir fakat bunun kutuplaşma ile ilgisi yok. Bu toplumsal bir gerçek ve eleştiri. Gençlerimiz cahil bırakılıyor ve beyinleri birer bilgisayar gibi programlanıyor. Bunun kimse farkında değil ve olanlar ise ya bunu destekliyor yada durduracak gücü yok. Olsa bile destekleyenler tarafından engelleniyor. 

Aynı kitabın 119-123. sayfalarını yazıp bitiriyorum. )

Beyaz Zambaklar Ülkesinde / Grigory Petrov / Syf: 119-123

Snelman ile dostları Finlandiya’yı uyandırmak için bütün ümitlerini, yeni yetişen gençlere akla uygun bir eğitim verme konusuna bağlamışlardı. Gençlik konusu, Snelman’ın en sevdiği ve aynı zamanda kendisinin en duyarlı olduğu ve kalbini sızlatan konuydu.

Snelman bazı defalar gençleri yüzlerine karşı azarlardı, fakat diğer yaşlı kimseler, gençlerin hayırsızlığından ve ahlak bozukluğundan sızlanmaya başlayınca, hep gençleri korur ve derdi ki:

“Suç gençlerde değil, sizdedir. Siz gençleri nasıl eğitirsiniz, onlar da öyle yetişir. Gençlere verdiğiniz eğitim ne dir? Hiç! Anneler çamaşır ve bulaşık yıkamak, tahta silmek, temizlik yapmak ve yemek pişirmekle uğraşırlar. Babalar da memurluk, ticaret, dükkân veya fabrika işleriyle uğraşırlar. Geceleri de geç vakte kadar zamanlarını kahvehanelerde ve kulüplerde oturmak ve iskambil oynamakla geçirirler. Ancak çocuklarıyla hiç ilgilenmezler. Çünkü bunun için zamanları yoktur. Sonra, çocuklarla uğraşmak insanı yoran ve usandıran bir iştir. Bunlar çocuklarıyla konuşmazlar, onların yaşayışlarıyla ilgilenmezler. Serbest zamanlarında çocuklarını okşarlar, onlara şeker. lemeler ve oyuncaklar verirler. Bundan sonra da; ‘Haydi bakalım, şimdi bir kenara çekilin, gürültü etmeden kendi kendinize oynayın.’ derler. Aslında bunun anlamı şudur, Başımızdan defolun da, ne isterseniz yapın ama bizi rahatsız etmeyin!’ Bu durum karşısında çocuğun aklı, fikri, ruhu işlenmemiş bir tarla gibi kalır. Buraya iyi hiçbir şey ekilmiş olmaz. Ara sıra çocuklara iyilik, doğruluk ve sevgiden bahsedilse bile, bunlar genellikle kuru, taş gibi sert ve çocuğa yabancı sözlerdir. Anne ve baba, çocuğun ru hunu ilgilendirecek sözler söylemek istemezler, isterlerse de bunu nasıl yapacaklarını bilmezler. Onların basmakalıp ve ısmarlama öğütleri, çocuğun ince ve duygulu ruhunda yankı uyandırmaz. Doğrusunu söylemek gerekirse, çocuğun annesi ve babasının sağ olmasına ve evde bunlardan başka birçok halaların, teyzelerin, dayıların ve amcaların bulunmasına karşın, çocuk bir yetim gibi büyümektedir.

Bazı ailelerde de çocuklar muhtemelen çok iyi beslenirler, iyi giydirilirler, beden sağlığı açısından iyi bakılırlar. Fakat aynı zamanda çocuk ruhunun temizliği, tokluğu ve zenginliği ihmal edilir. Doğrusu bu koşullar altında yetişen çocukların, olduklarından daha kötü yetişmediklerine şaşmalıyız. Biraz büyüyüp de her şeyi anlamaya başladıktan sonra, aile hayatına katılan çocuklar neler işitirler ve neler görürler? Şehirlerin, kasabaların, nahiyelerin ve köylerin meydanlarında birtakım pisliklerin ve gübrelerin yığıldığını gören insanlar, ‘Bunlar sağlığa aykırı şeylerdir, bunların burada bırakılması ne rezalettir!’ diye feryadi koparırlar. Şimdi siz, çocuk anne ve babaları, düşünün bir! Kendi vicdanlarınıza danışarak bir karar verin.

Şimdiki aile çevresi ve atmosferi, çocukların karakter lerinin sağlam bir şekilde oluşmasına elverişli midir, değil midir? Çocuklara, “Yalan söyleme!”, “Hile yapma!’, ‘Böyle davranmak iyi değildir, nefret doğurur, günahtır!’ derler. Fakat sözleri söyleyen aynı kimseler birbirlerini aldatırlar, başkalarını aldatırlar, çocukları aldatırlar ve yine çocuklara, ‘Hiç kimseyi incitmeyin, kibar ve terbiyeli olun!’ derler. Fakat kendileri bu kurala uymazlar. Çocuklar, hi lenin çabuk farkına varırlar. Önce buna şaşarlar, anne ve babanın kendilerine kötü ve günah diye gösterdikleri şey leri nasıl olup da kendilerinin yaptıklarını anlayamazlar. Daha sonra kendilerinde şu düşünce oluşur; ‘Anne ve babalar bir türlü söyler, başka türlü yaparlar. Bundan dolayı anne ve babanın sözlerine karşı çocukların güvenleri kalmaz. “Şunu yapın! Bunu yapmayın!’ gibi öğütlere artık ku lak asmamaya başlarlar. Diğer taraftan da anne ve baba çocuklarının henüz küçük olmalarına karşın, kendilerine itaat etmediklerinden ve dik başlı olduklarından şikâyet ederler. Oysa çocukların bu duruma gelmesine kendileri nin neden olduklarının farkında olmazlar. Azarlamakla ve ceza vermekle çocuklara itaat ve sevgi aşılanabileceğini sanmayın. Çocuklarınızın yanında öyle davranın ki, onlar sizin erdemlerinizi bizzat görerek sizi sevmeye başlasınlar.

Bazı anne ve babalar, evdeki kıyafetlerine, el, yüz ve ayaklarının temizliğine dikkat etmezler. Çocuklarının yanında yırtık, eski, kirli çamaşır ve elbiselerle ve hatta kirli ellerle gezerler. Konuşmalarında ve davranışlarında temizlik ve nezakete uymazlar. Bazıları da kavga ederler ve hatta çocuklarına hitap ederek, ‘Babanızın nasıl adam of duğunu görüyor musunuz?’ veya ‘Annenizin nasıl bir kadın olduğuna bakın!’gibi sözler sarf ederler. Sonra aile toplantılarında geçen dedikodulara, ötekini berikini çekiştirme lere, on paralık fazla bir çıkar sağlamak ve memuriyetini bir derece yükseltmek için çevrilen fırıldaklara dair geçen sözlere dikkat edin. Çocuklar, 15-20 yıl işte böyle bataklık bir çevre içinde çalkanırlar. Bundan sonra da yaşlılar, çocuklarının niçin göklerde uçmadığına, kanatsız kaldığına şaşarlar. Böyle olan anne ve babalara sorarım: Siz çocuklarınızı eğitirken yükselmek için onlara kartal kanatları mi verdiniz? Yoksa bu kanatları kökünden mi yoldunuz?

Çocuklar büyüyüp, erkekler delikanlı ve kızlar genç kız olunca, anne ve baba, gelecek hakkında parlak hayaller kurmaya başlarlar. Oğullarını mühendis, memur, tüccar, doktor, avukat veya iyi bir meslek sahibi yapmak isterler. Kızları içinse zengin bir koca aramaya başlarlar. Çocuk lar için hep servet ve refah sağlamaya uğraşırlar. Bu şekilde annelik ve babalik görevini en iyi şekilde yaptıklarını sanırlar. Bundan dolayı Leo Tolstoy gayet doğru olarak şu sözleri söylüyor: ‘Hayattaki düzensizliklerin en büyük nedenlerinden birisi şudur ki, herkes hayatında sadece refaha ulaşmayı arzu eder, fakat bizzat çalışmak sayesinde hayatını daha iyi bir şekilde düzene koyma ihtiyacını duymaz. Herkes, hayattan bir şey almak ister, fakat ona bir şey vermek istemez. Birçok kimseler toplum hayatına asalak olarak atılırlar. Hayatın anlamını başkalarını sömürmekte ve başka kimselerin sırtından geçinmekte ararlar.

Böyle bir hayat felsefesi uzun yıllar boyunca, aile içerisinde çocuklara aşılanır. Bunu kim aşılar? Anne ve baba! Bu fikirleri alan çocuklar büyüdükten sonra açgözlü, şehvet perest, tembel ve saygısız olurlar. En sonunda artık hiçbir kimseye ve hiçbir şeye sevgi ve bağlılık göstermeyen lakayt gençler olurlar. Bunlarda vatana ve ulusa karşı sevgi, yüksek düşüncelere ve ciddi çalışmalara saygı duygusu uyanmaz. Anne ve babalarını da ciddi bir sevgiyle sevmezler.

Ne ekerseniz, onu biçersiniz! Ne pişirirseniz, onu yersiniz! Eğer gençliğin ruhunu işlenmeyen bir tarla gibi kendi hâline bırakırsanız, orada ısırganlar ve dikenler yetişir. Anne ve babaların, çocuklarının beynini ve kalbini böyle işlemeden bırakmaları akla ve vicdana uygun değildir. Hatta diyebilirim ki, böyle bir ihmal ahlaksızlık tir, cinayettir. Çünkü çocukların iyi eğitilip eğitilmemesi konusu yalnız anne ve babayı ilgilendiren bir konu degildir. Aynı zamanda toplumu ve devleti de şiddetle ilgilendiren bir konudur.

(Bence gayet açık bir şekilde anlatılmış konu ve üzerine herhangi bir şey söylemek istemiyorum. Bu paranteziçi bu kadardı sevgili dostum. Kendine iyi bak. Güç seninle olsun 🙂 )

Enes Polat

Hayatın yerden yere vurduğu gençler arasında kaldım ve o darbelere yenilmek yerine ders çıkartıp yoluma devam etmeyi tercih ediyorum. İnancım beni yükseltecek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.