Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Beyaz Zambaklar Ülkesinde Grigory Petrov tarafından yazılmış ve ölümünden birkaç yıl önce 1923 yılında, Cumhuriyetimizin ilan edildiği yıl 🙂 , Hayatın Mimarları ismiyle basılmıştır. 

Kitap başka milletler ve devletin işgali ve baskısı altında hayatta kalan ve halkın cehalet, hastalık, eğitimsizlik ve yoksulluk içinden, aydınlar ve milleti için cehalete savaş açanları anlatıyor.

Yazarın bunu yaparken Snelman isminde hayali bir karakter yaratmış olması bu kitabı kurgu veya roman yapmaz. Gerçeklerden hiçbir şekilde bağını koparmamış ve zaten eğer okursan bir roman veya öykü gibi olay anlatmıyor. Çeşitli başlıklar altında yeni reformların nasıl uygulandığı, bakış açılarının nasıl değiştirildiği ve halkın nasıl kalkındığını kısa bir şekilde ve laf kalabalığı yapmadan anlatıyor.

Bu yüzden hem beni tatmin etti hem de okurken sıkmadı. Çünkü yazarken sırf çok olsun diye gevezelik yapanları veya ( özellikle romanlarda ) olayları, betimlemeleri veya anıları uzatan yazarları okumuyorum. Daha doğrusu okuyamıyorum çünkü sıkıyor. Amacın okunmak değil mi kardeşim o zaman sıkmasana şu okuyucuyu ne gerek var 🙂

Bizim Cumhuriyetimiz, kurtuluş savaşımız ve ardından verdiğimiz mücadele ve fedakarlıkları açısından Finlandiya halkının bu mücadelesini okurken kesinlikle yabancılık çekmeyeceksin. Hatta öyle ki bazı konular bizim buralarda hala çözüme kavuşmuş değil maalesef 🙁

Bir milletin nasıl şahlandığını, ayağa kalkıp muasır medeniyetler seviyesine gelmek için ne yapması gerektiğini ve nasıl mücadele etmesi gerektiğini başarılı bir şekilde anlatıyor. 

Elbette bir millet için tek başına yeterli değil fakat kitabı okurken zaten şunu fark ettim, hayatında hiç okumamış, belirli düşünceleri oluşmamış ve tek derdi karnını doyurup çeşitli yollarla eğlenmekten başka bir şey yapmayan vatandaşların seviyesine göre yazılmış. Yani bir kılavuz kitap değil de yangını başlatan kıvılcım olarak bakmak lazım kitaba.

Kitabın bendeki baskısı 203 sayfadan oluşuyor ve Olympia yayınlarına ait. Kitabı Yozgat’ta alışveriş merkezinde indirimden almıştım. ( 5 ₺ ) Kapaktaki baskı ve başlıklar kabartmalı ve kitapta parmaklarını gezdirmek oldukça keyifli. Bu yüzden Olympia yayınlarını tebrik ediyorum:)

Bu kitabı almama sebep olan şey aslında kapaktaki yazı. “Atatürk’ün askeri okulların müfredatına konulmasını emrettiği kitap.” Çünkü kitabın başlığı bana roman olduğu düşüncesini verdi ve ben fazla Roman okuyamıyorum. Ve yazarı da ilk defa duydum. Bu yüzden kitabı almama sebep olan kişi Atatürk 🙂

Kitap Özeti: 

Eskiden beri tartışılan bir konu üzerinde biraz durmama izin verin. Konu şundan ibarettir: Ulusların tarihini kim yaratır? Devletin ve bütün insanlığın hayatındaki çok büyük olaylar, kimler tarafından yönlendirilir ve yönetilir? Değişik kişiler tarafından mı? Yani bazı büyük adamlar -büyük İngiliz filozofu Carlyle’ın dediği gibi- kahramanlar tarafından mı, yoksa ulusun bütün bireylerinin çabası ve halkın motive edilmesi sayesinde mi? Carlyle birinci fikri benimsemiş ve bunu kanıtlamıştır. İkinci fikri ise Leo Tolstoy savunmuştur. Carlyle, “Kahramanlar ve Tarihte Kahramanlıklar” adlı eserinde kahramanlar kültünü ve kültürünü yayıyor ve genelliyor. Carlyle’a göre, halk cansız bir toprak tabakasından ibarettir. Eğer bir sanatçının eline geçmeyecek olursa, sonsuza kadar şekilsiz ve hareketsiz kalacaktır. Ancak, Sezar, Napolyon, Büyük Petro, Sokrat, Muhammed gibi bir sanatçı, bir büyük adam, bir kahraman çıkıp da bu toprağı eline alacak olursa, ona istediği şekli verebilir.

İlk bakışta bu iki düşünce birbirine karşıt ve uyuşmaz görünüyor ve bunlardan birini seçmek gerekiyor: Carlyle mi haklıdır yoksa Tolstoy mu? Fakat Carlyle ile Tolstoy’un kuramları arasındaki bu karşıtlık görünüştedir. Gerçekte Carlyle ile Tolstoy birbirlerine karşıt değildirler, birbirlerini tamamlarlar.

Burada “ya Carlyle ya da Tolstoy” demek gerekmez “Carlyle ve Tolstoy” denmelidir. Carlyle haklıdır, Tolstoy da haklıdır. Bunlar paranın iki yüzü gibidir. Her biri büyük gerçeğin birer yarısıdır. Kahraman, halki heyecanlandırır ve alevlendirir, ancak, onu ulusundan aldığı ateş ve heyecanla yakar. Örneğin, bir merceği ele alalım. O öyle yapılmıştır ki. belli bir alana dağılmış olan güneş ışığını bir noktaya toplar. Güneşin binlerce ışınının bir yere toplanmasından parlak bir nokta oluşur. Bu güçlü nokta odun, kâğıt, saman gibi şeyleri yakar, taşı, camı ve demiri kızdırır. Ulusun her büyük adam da bir mercek gibidir. O kendi kişiliğinde ulusun güçlerini w yeteneklerini toplar; bununla milyonların ruhunu tutuştur Fakat hava bulutlu olur, güneşin ışınlarından yoksun olursa o zaman hiçbir merceğin, bir kar taneciğini eritmeye, bir su damlacığını bile ısıtmaya gücü yetmez.

Snelman

“Aydın olmak, modaya uygun elbise ve şapka giymek, kolalı gömlek taşımak değildir. Aydın zümre, ulusun başı ve başındaki beyni sayılır. Ulus sizi iyi bir eğitim aldıktan sonra iyi bir aylık alın, akşamları kahvehanelerde iskambil veya domino masasının başına geçip eğlenin diye okutmamıştır. Böyle yapanlar gerçek aydınlar değillerdir. Onlar, aydınların küflenmişleridir. Okumuşların hepsi, ulusal zekâyı açmaya, ulusal vicdanı uyandırmaya, ulusal iradeyi güçlendirmeye zorunludur.”

Eğitmen Memurlar

Çoğu ortaokulun ikinci veya üçüncü sınıfından çıkmış olan bu yalancı, bilgisiz ve ahlakça düşkün olan memurlar, genellikle zamanlarını dairelerinde ve bürolarında değil, pahalı meyhanelerde ve eğlence yerlerinde geçirirlerdi. Bu memurlar çalışmak istemezler ve aslında çalışmasını bilmezlerdi. İşlere akılları ermiyordu. Görevlerine karşı ne kadar ihmalci iseler, halka karşı da, o kadar havalı ve çalımlıydılar. Görev başına geç gelirler, erken giderlerdi. Görev saatlerinde kahve ve sigara içerler, gazete okurlar veya dostlarıyla konuşurlar ya da tartışırlardı. Bir iş için kendilerine başvuranları saatlerce bekletirler, kaba saba odacılar halka:

‘Müdür bey meşgul! Toplantı var; bekleyin!” diye bağırırlardı.

Halk bekler bekler, dağılırdı. Uzun süre beklemeye dayanabilenler, sonunda, gözleri uykusuzluktan kızarmış, aptal suratlı, fakat tüylerini kabartmış hindi gibi mağrur, müdürün huzuruna kabul edilirler. Bunlara başvuranlar, isteklerini anlatmaya başlarken, müdür sözünü keserek;

‘Bugün meşgulüm; yarın gelin!’ derdi.

‘Ama rica ederim, ben taşradan geldim…”

‘Eh, yarın dedik ya! Anlamıyor musun?”

‘Fakat benim param yok, fazla bekleyemem!”

‘Size yarın dedik! Haydi, dışarı!’ derdi. Bundan sonra memur efendi, bürodan çıkar, bir eğlence yerine gider. Pahalı şaraplar dere gibi akmaya başlar. Çevresine bir sürü kadın toplanır. 

Kışla- Halk Okulu

“Bizim ulusal ordumuz; ideal, alışkanlıklar ve askerlik hizmetinin sonuçları açısından, yeni olmalıdır. Er, kışlada beslenen bir öküz değildir. Benim daha küçük ve daha az okumuş bir kardeşimdir. Anavatan, onu eğitilip yetiştirilmesi için kışlaya göndermiştir. Erler askerlikten evlerine döndükten sonra anavatan, subaylara soracaktır; ‘Kimleri, ne şekilde hazırladınız bakalım? Sizin ellerinize emanet ettiğim yüz binlerce ham genci nasıl yetiştirdiniz?’

Subay, erin yalnızca kardeşi gibi değildir. Onun yalnızca ağabeyi değildir. Subay, erin öğretmenidir. Onun eğitim ve yetiştirilmesini üzerine almış eğitmenidir. Subay, erlere karşı birkaç yönden sorumludur; erin bedeni subayın eline teslim edilmiştir. Subay, onun sağlığı ve sağlamlığı durumundan sorumludur. Erin beyni de subayın eline teslim edilmiştir. Subay, onun zihninin açılmasından sorumludur.

Yaşlılar da diyorlardı ki; “Evet, evet, önceden bizim gözlerimiz körmüş Kötü bir hayat yaşıyormuşuz. Şükürler olsun ki, şimdiki gençler hayatı akla daha uygun ve daha güzel bir biçimde düzene koymasını biliyorlar.”

Bu şekilde bizzat kışla hayatı da düşünce ve ahlak bakımından yükselmiştir. İyi mayanın hamuru kabarttığı gibi, kışla da ulusun fikrini ve ahlakını yükseltmiştir.

Kitap bunların devamında gençlerin futbola aşırı ilgi duymasından ve futbolu abartarak yüceltmesinden bahsediyor ve ekliyor “Hiçbirşey abartılmamalıdır! Hiçbirşey tek taraflı tek gözlü olmamalıdır. ”

Ayrıca asıl eğitimin evde anne baba tarafından başladığını belirterek ebeveynlerin hatalarından da bahsediyor. 

Şimdiki aile çevresi ve atmosferi, çocukların karakterlerinin sağlam bir şekilde oluşmasına elverişli midir, değil midir? Çocuklara, “Yalan söyleme!”, “Hile yapma”, Böyle davranmak iyi değildir, nefret doğurur, günahtır! derler Fakat bu sözleri söyleyen aynı kimseler birbirlerini aldatırlar, başkalarını aldatırlar, çocukları aldatırlar ve yine çocuklara, ‘Hiç kimseyi incitmeyin, kibar ve terbiyeli olun! derler. Fakat kendileri bu kurala uymazlar. Çocuklar, hilenin çabuk farkına varırlar. Önce buna şaşarlar, anne ve babanın kendilerine kötü ve günah diye gösterdikleri şeyleri nasıl olup da kendilerinin yaptıklarını anlayamazlar. Daha sonra kendilerinde şu düşünce oluşur, ‘Anne ve babalar bir türlü söyler, başka türlü yaparlar. Bundan dolayı anne ve babanın sözlerine karşı çocukların güvenleri kalmaz. Şunu yapın! Bunu yapmayın!” gibi öğütlere artık ku lak asmamaya başlarlar. Diğer taraftan da anne ve baba çocuklarının henüz küçük olmalarına karşın, kendilerine itaat etmediklerinden ve dik başlı olduklarından şikayet ederler. Oysa çocukların bu duruma gelmesine kendilerinin neden olduklarının farkında olmazlar.

Kitabın bir katili ve suçluyu haklı ve masum göstermesi beni çok şaşırttı. Aydınlıktan ve bir medeniyetin yükselmesinden bahseden bir fikir bunu yapmamalıydı bence. Ama bunu da şuna bağlıyorum. Bu kitap medeniyet ilerledikten sonra yazılmadı. Yani yazar hala bir çöplüğün içinde ve halk o kadar cahil ve pisliğin içindeki bunlar normal karşılanıyor ve bahsi geçen suçlunun zamanla pişman olması ve hayatını düzene sokup kendi çocuklarını eğitmesi ve pişmanlığını göstermesi başarı olarak görünüyor. 

Bu yüzden buna fazla takılmadım. Bunun dışında kitabın başında yazardan, Finlandiyadan ve birçok kişiden uzunca bahsediyor. Bu da beni biraz sıktı. Bu kadar uzun ve ayrıntılı bilgiye gerek yoktu bence. 

Son eleştirim kitabın ilk başlarında çok fazla yazım hatası var. Bu eğer devam etseydi çok daha sinir bozucu olurdu ama neyseki kitap boyunca devam etmiyor 🙂 Olympia Yayınları duysun burdan 🙂

Bunun dışında kitap okumaya değer. Eğer eğitime ve okumaya önem veriyorsan ve milletin için birşeyler yapmak istiyorsan kesinlikle kafanda bir fikir oluşturması açısından tavsiye ederim. Ancak kitabın 49. sayfasındaki gerçek bir bakış açısını vermeden bitiremem:

Petrov’un kitabının, pek çok ülkede çağdaş ulus devletlerin kurularak, kurumlarının geliştirilmesi için bir rehber görevi gördüğü anlaşılıyor. Fakat gerçek hayatta Petrov’un fikirlerinin kendiliğinden sonuçlar vermediği kanaatindeyiz. Ekonomik ve kültürel kalkınmanın yaşanabilmesi için bir ülkede ilk olarak, iyi planlanmış ve tutarlı devlet politikalarının uygulanmaya başlanması gerekir. Aksi takdirde, vatanı için çabalayan kahramanların verdikleri emekler, tıpkı su yun kumda eriyip gitmesi yok olacaktır. Maalesef, tarih bunun pek çok örneğini bize göstermiştir.

Sonuç olarak birkaç pürüz dışında kitap kesinlikle vermek istediği düşünceyi okuyucuya yansıtıyor. Ancak ben fikir olarak uygun olsa da düşünce ve bakış açısı olarak ve bu bahsettiğim pürüzler için günümüze uygun olmadığını, güncellenmesi gerektiğini düşünüyorum. 

Yani kitabın yüz yıl önce yazıldığını anlamak için tarihlere bakmana gerek yok. Ama okuduğuma pişman değilim ve faydasının olduğu kanaatindeyim. Zaten üzülerek söylüyorum ki zaten ülkemiz bu kitapta bahsedilen seviyeye doğru düşüyor. Eğitimsizlik ve yozlaşma gittikçe artıyor. Eğer daha önce bunların farkında değilsen bu kitap sana yol gösterecek ve bazı gerçekleri görmeni sağlayacaktır. 

Enes Polat

Hayatın yerden yere vurduğu gençler arasında kaldım ve o darbelere yenilmek yerine ders çıkartıp yoluma devam etmeyi tercih ediyorum. İnancım beni yükseltecek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.